18/9/2009 - ..........Ramazana hürmetin neticesi........

Ramazana hürmetin neticesi |
Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan bir Mecusi’nin küçük çocuğu, oruçlu müslümanların arasında ekmek yiyordu. Babası, çocuğun bu yaptığını görünce, (Oğlum Müslümanların arasında yemek yenir mi? Onlar bu günlerde oruç tutarlar, bu günler onların mübarek günleridir, saygı göstermek lazım) diyerek azarladı ve (Git evde ye) diyerek çocuğu eve gönderdi.
Bu olaydan birkaç sene sonra bu Mecusi öldü. Ölümünden sonra o şehirdeki bir müslüman rüyasında bunu Cennet-i âlâda gördü. Mecusiye, (Nasıl oldu da bu nimete eriştin! Biz seni Mecusi bilirdik. Hatta öldüğün zaman, cenaze namazını bile kılmadık) dedi.
O da şu cevabı verdi: “Evet! Doğru söylüyorsun. Ben bir Mecusi idim. Fakat bir gün küçük oğlum, müslüman mahallesinde, onlar oruçlu olduğu halde yemek yiyordu. Ben çocuğun onların gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet ettiği bir şeye, ben de hürmet ettiğim için; Cenab-ı Allah, hasta yatağımda beni Müslüman olmakla şereflendirdi. Müslüman olarak öldüğüm için bu nimete kavuştum.”
| | |
|
Sizin Yorumlarınız "> ((yok) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
14/4/2009 - Eyvahlar Olmasın!

Mesnevî-i Nuriye İnsanlar birbirine benzerse de hepsinin dünyaları farklı. Ağaçlar da birbirine benzer ama meyveleri hatta yaprakları bile ayrı ayrıdır. Sular da birbirine benzer ama her birinin içimi farklı; kimi acı, kimi tuzlu, kimi tatlıdır. Yumurtalar da öyle değil mi? Yılanın yumurtası, serçenin yumurtasına benzerse de aralarında dağlar kadar fark vardır. Kaldı ki dağlar bile birbirine benzemezler… İnsanlar; çarşıya pazara hep aynı gibi gider. Oysa bu dıştan görünendir. Kiminin derdi kiminin neşesi vardır. Her şeyin iç yüzünü ancak Allah bilir. Sinelerde ne gizli ancak O (cc) bilir. Her şey O’na ayan beyan, bize pinhan. “O günde ki (bütün) sırlar yoklanıp meydana çıkacaktır.” (Tarık Sûresi: 9) Ne büyük bir gerçeğin ifadesidir. Kimin ne kazandığı, kimin ne götürdüğü o gün bilinecek. *** Ölüme de böyle gideriz; çarşı pazara gidişteki benzerlik gibi. Ama ölenin hâlini ve amelini kim bilebilir Allah’tan başka. Bir kısmımız belki hüsran ve zarar içinde, bir kısmımız da belki ebedî saadeti kazanmış olarak göçer gideriz. Her şeyin iç yüzünü ancak Rabbimiz bilir. Yunus Emre; “Kabre vardığım gece hâlim nice olur” diye ölmeden önce bir ince muhasebeye dâvet eder gibi. Hz. Mevlânâ, Mesnevî’de çok güzel kıssalar anlatır. Onlardan birini, dünyada son demlerini yaşayan seçkin bir sahabenin hanımı ile olan konuşmalarını dinleyelim. Gün gelir lâzım olur. Bilelim, bekleyelim, hem Hz. Peygamberin okulundan bu yüce insanlar nasıl bir eğitim almışlar, yakından görüp öğrenelim: Hz. Bilâlî Habeşi’nin yüzüne ölümün rengi aksedince; Hz. Bilâl, hilâl gibi olunca onu bu halde gören hanımı; “Eyvahlar olsun!” dedi. Hz. Bilâl ise; “Hayır… Hayır… Ne hoş, ne güzel” cevabını verdi. Ve dedi ki: “Ben esas şimdiye kadar yaşamaktan esef ve keder içindeydim. Sen ölümün nasıl bir yaşayış ve ne olduğunu ne bilirsin?” Hz. Bilâl böyle söylüyor ve yüzünün rengi gül gibi açılıyordu. Çehresini saran nur, güneş gibi parlıyordu. O Bilâl ki, Hz. Ömer onun makamını ve yüceliğini ifade için, “efendimiz” tabirini kullanmıştır. “Ebubekir Efendimiz, Bilâl Efendimizi azad eylemiştir” demiştir. Hz. Peygamber (asm) onun değerini bir mübarek hadisinde; “Cennete girdim, orada Bilâl’in ayak sesini duydum” buyurmuştur. Habeşli idi, siyahtı. Gecenin rengi de siyahtı. Gecelerin içinde doğardı o parlak güneşler. Hem gözbebeği de siyahtı. Ama o nurlu siyahlık var ya, o nurlu siyahlık, görmemizi sağlayan oydu. Ruhumuzun penceresi o kara nokta idi. Hz. Bilâl de kâinatın gözbebeği olan Fahr-i Âlemin gözbebeğiydi âdeta. Bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (asm); “Siyahların en hayırlısı şu üç kişidir: Lokman, Bilâl ve Mihca” buyurmuştur. Mihca, Bedir’de şehit olmuş bir zattır. Evet işte o mübarek insana hanımı yine dedi ki: “Ey güzel tabiatlı, ayrılık zamanı mı?” Hz. Bilâl: “Hayır, hayır, vuslat demi, kavuşma ânıdır.” Yine eşi: “Bu gece gurbete gidiyorsun, hısım ve akrabanın gözlerinden kaybolacaksın.” Hz. Bilâl: “Hayır, hayır, bu gece ruhum gurbetten asıl yurduna gidiyor, asıl vatanına kavuşuyor.” Hanımı: “Senin yüzünü biz nerede göreceğiz?” Hz. Bilâl: “Allah’ın has kullarının halkasında. Bu halkada, yüzüğündeki elmas taşın parladığı gibi Rabbü’l-Âlemîn’den gelen nur parlar.” Eşi: “Vah yazık, bu ev harap oldu” dedi. Hz. Bilâl: “Sen aya bak, sise, buluta bakma” dedi. Yani cesede bakma, ruha nazar et, tembihinde bulundu. Çünkü ceset fani, ruh bakidir. Hatta ceset ne kadar zayıf düşerse o ruh o kadar kuvvet bulur, tertemiz olur. Hz. Bilâl sözlerine şöyle devam etti: “Cenâb-ı Hak, benim cesedimin hanesini daha güzel imar etmek için yıktı. Zaten ailem kalabalıktı, ev de küçük ve dardı. Bir kuyuya benzeyen evde, bir yoksuldum, şimdi padişah oldum. Padişah için de köşk ve saray lâzımdır. Onun içindir ki, bu dar ve sıkıcı evin yıkılmasının vaktidir. Yeniden ve daha geniş olarak yapılması gerekir.” Gerçekten de öyle değil midir? O padişahlar, o sultanlar, köşkler ve saraylarda yaşadıkları ve o güzel yerlere alıştıkları için daha güzel yerlere lâyıktırlar. Bu dünya onlara dar geldiği için, ebedî olan saraylarına gittiler. Kur’ân-ı Kerim’de de bu durum şöyle ifade edilir: “Şüphesiz ki, takva sahipleri, cennetlerde ırmaklar (kenarların) da, Hak meclisinde (ve) kudret sahibi, mülkü çok yüce olan (Allah)ın yanındadırlar.” (Kamer Sûresi, 54-55) Bu dünya kalbi ölmüş kimselere geniş ve parlak görünür. Oysa dışı geniş, içi gayet dardır. Eğer dünya dar ve ıztırap verici bir yer değilse, bunca insanın üzüntü ve kederden şikâyeti nedendir? Niçin orada fazla yaşayanın beli bükülüp iki kat olur? Evet ruh ancak uyku esnasında dünya hapsinden kurtulur. Ruhun nasıl rahatladığına ve sevindiğine dikkat ediniz. Fakirlik ve ihtiyaç içinde kıvranan, yahut elem ve ıztırap içinde inleyen bir insan uyudu mu, o ıztırap ve o ihtiyacını unutur. Hatta güzel rüyalar görür. İşte o rüyalar, ruhun geçici de olsa kurtulması ve ferahlamasıdır. Uykuda iken zalim bile, kendi zulümkâr tabiatından kurtulur. Zindandaki mahkûm da hapis düşüncesinden yine uyku ile kurtulur. “Uyku ölümün kardeşidir” kutlu sözü işte bu gerçeği dile getirir. Evet dünya böyledir işte. Bir üzüm yedirir bin zahmet çektirir. Kabuksuz öz arayan burada çok aldanır. Bediüzzaman Hazretleri: “Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda, öyleyse geç, iyi mallar dizilmiş arkasında” diye ne güzel söylemiş. Evet dünyanın genişliği, gözbağından ibarettir. Halbuki ahirete nispeten o çok dardır. Gülmesi ağlamaktan ibarettir. Bu gerçeğe işareten, Hz. Bediüzzaman; “Dünya bütün şaşaasına rağmen, ahirete nispeten, bir zindan hükmündedir” demiştir. Ruh bedenle bağlı bulundukça sıkıntısı bitmez. Bedenimiz sıkıcı kasvetli bir ev gibidir. Ruh da orada hasta ve sakat bir haldedir. İşte ruh, o dar evi çıkmasıyla beraber yıkar ama, daha büyük bir saraya gitmek için. Ahiret âlemine nispetle dünyanın darlığı ana rahmi gibidir. Dünyadakiler, ana rahmindeki bebeklere benzer. Ömrünü ve kemalini tamamlayanlar, vadesi geldiğinde artık yeni bir âleme doğarlar. Ölüm ânı, doğum ânından farksızdır. Hem hamile kadın ağrısından nasıl kurtulacak diye ağlar, oysa dar yerdeki bebek, kurtuluş zamanı geldi diye güler, sevinir. Aynen öyle de ölümün her nev’î ıztırabıyla beden elem ve ıztırap duyarsa da ruh kurtuluyorum diye sevinir ve güler. Ne mutlu ölümü yokluk değil de varlık görenlere ve bilenlere. Ne mutlu ölümü, ahbaba, dosta kavuşturan bir vasıta bilenlere. Ne mutlu ölümü Hz. Peygamber ve dostlarına giden bir yol bilenlere ve o arzuyla coşup taşanlara. Yâ Rab! Hz. Peygamber, âl ve ashabına cennette komşu eyle. Ruhumuzu ebedî azaplardan ve cehennem ateşinden muhafaza eyle. Affeyle, mağfiret eyle, yâ Rahim, yâ Erhamerrahimîn. Akşam olunca sönen güneşlerden eyleme yâ Rab. Nurunun envâıyla, esmânın esrarıyla ruhumuzu münevver eyle. Ebedî ve daimî nurlara gark eyle. Âmin..
Selim Gündüzalp Yeni Asya Gazetesi
|
Sizin Yorumlarınız "> ((1) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
14/4/2009 - AHDE VEFA

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:
- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin. Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek: - Söyledikleri doğru mu diye sorar. Suçlanan genç der ki : - Evet doğru. Bu söz üzerine Hz. Ömer “anlat bakalım nasıl oldu” diye sorar. Genç anlatmaya başlar: - Ben bulunduğum kasabada hâli vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık. Kader, bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki, dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, adam öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı. Durum bundan ibaret” dedi. Hz Ömer: - Söyleyecek bir şey yok. Bu suçun cezası idam. Üstelik suçunu da kabul ettin” dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak: - Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı: - Ben memleketinde zengin bir insanım. Babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz. Bana 3 gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu 3 gün içinde yerime birini bulurum, der. Hz. Ömer der ki: - Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki? Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki: - Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As’ dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr’a dönerek: - Ey Amr! Delikanlıyı duydun, der. O büyük sahabe: - Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve “babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz” derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki: - Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki: - Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki: - Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin? Genç vakurla başını kaldırır ve; - ‘AHDE VEFASIZLIK ETTİ’ demeyesiniz diye geldim, der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As’a der ki: - Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun. Nasıl oldu onun yerine kefil oldun? Amr İbni As, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir: - Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. ‘İNSANLIK ÖLDÜ’ dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir. Derler ki: - Biz bu davadan vazgeçiyoruz. Bu sözün üzerine Hz Ömer: - Biraz evvel “babamızın kanı yerde kalmasın” diyordunuz. Ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir: - MERHAMETLİ İNSAN KALMADI’ demeyesiniz diye…
|
Sizin Yorumlarınız "> ((yok) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
14/4/2009 - Hz.Süleyman’ın Karınca

Hz. Süleyman bir karıncanın bir sene boyunca ne yiyeceğini sormuş. - “Bir Buğday” demişler. O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koymuş ve içine de bir tane buğday atmış. Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini görmüş. O’na “Sen, senede bir buğday yemez miydin?” diye sorunca karınca: - “Ya Süleyman! O rızkımı Rezzak’u Kerim verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince, senin ileride ne yapacağını bilemedim. Ya beni unutursan; -ki sen unutabilirsin. Ama Rabbim, mahlukatından kimseyi asla unutmaz. İşte onun için ihtiyatlı davrandım” demiş.
|
Sizin Yorumlarınız "> ((1) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
10/4/2009 - GERCEK DOST

Babanın biri evladının arkadaşlık yaptığı kişilerin gerçek dost olmadığı sürekli oğluna söyler ama oğlu onu dinlemez ve karşı çıkar hayır baba onlar benim en iyi dostlarım der.baba peki der o zaman onların gerçek dostun olup olmadığını test edelim der oğlu nasıl der baba git bizim koyunlardan birini kes ve parçala ve sonra parçalarını bi çuvala koy ve gel der.oğlu gider babasının dediğini yapar ve getirir.sonra babası derki şimdi bu çuvali al ve o dostlarına götür ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum diyerek yardım iste der oğlu ama baba der baba eğer gerçek dostun olup olmadığını görmek istiyorsan yap der oğlu gider dostlarından birisinin kapısını çalar ve ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum saklamak için bana yardım et der ama dostu hayır git benden uzak dur başımı belaya sokma der ve kovar sonra ikinci bir dostuna gider ama aynı yanıtı alır ve diğerleride aynı tepkiyi verince babasına gelir ve haklıymışsın baba onlar gerçek dostum değilmiş hiçbiri yardım etmek istemedi der.babası sana söylemiştim der ve sonra derki şimdi felanca yere git felanca kişiyi bul ve benim selamımı söyle sonra aynı şeyi ondan iste der oğlu gider adamı bulur babasının selamını söyler ve amca ben birini öldürdüm ve bu çuvalın içine koydum der bana yardımcı olurmusunuz der adam gel bakalım diyerken kendi evinin arka bahçesine götürür ve orda bir çukur kazarak çuvalı çukara gömer sonra bütün bahçeye laleler eker ve arka bahçe tam lale bahçesi olur.oğlan gelir ve babasına olan biteni anlatır baba o adam bana yardım etti çuvalı arka bahçesine gömdü ve sonra tüm bahçeye laleler ekti der babası tamam şimdi yine git ve aynı adamı bul herkesin içinde olmadık hakareti yap ve birde tokat at demiş oğlu şaşırmış ama baba nasıl olur o bize yardım etti ama der babası sen dediğimi yap der ve oğlu gider adamı bulur ve herkesin içinde hakaret eder ve birde adama tokat atar.adam gence şöyle bir bakar ve derki oğlum babana selam söyle ben bir tokata lale bahçesini bozacak adam değilim der.
|
Sizin Yorumlarınız "> ((2) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
9/3/2009 - Genç kalmanın sırrı (Menkıbe)

| Genç kalmanın sırrı |
70, 80 ve 90 yaşlarında üç kardeş varmış. Üçü de, 60 yaşında üçüzler gibi görünüyormuş. 70 yaşındakine genç kalmanın sırrını sormuşlar. O da, 80 yaşındaki abisine sorulmasını söylemiş. Benden on yaş büyük olduğu halde, benim gibi 60 yaşında görünüyor demiş. 80 yaşındakine gitmişler, o da 90 yaşındaki abisini göstermiş, benden büyük olduğu halde o da, 60 yaşında görünüyor, ondan sorun demiş. 90 yaşındaki delikanlı ihtiyara sormaya gitmişler. Buyurun size açıklayayım demiş. Önce bir şeyler yiyelim, ondan sonra anlatırım demiş.
Yemekten sonra sofraya bir karpuz getirmesi için hanımına rica etmiş. Hanımı genç nine de, üst kattaki tavandan bir karpuz seçip getirmiş. Delikanlı ihtiyar, karpuzu beğenmemiş, daha iyisini getir demiş. Kadın gidip yine bir karpuzla gelmiş. Bizimki onu da beğenmemiş, tekrar başka bir karpuz getirmesini söylemiş. Nine yine bir karpuz getirmiş, ama onu da beğenmemiş.
Misafirlere, (Hanım iyisini bilemedi, gelin beraber seçelim karpuzu) demiş. Tavana varınca bakmışlar ki, tek karpuz var. Genç ninenin hep aynı karpuzu getirdiğini anlamışlar.
Genç dede misafirlerine, (Şimdi genç kalmamın sırrını anladınız mı?) diye sormuş. Onlar da anlamadık demişler. Dede, (Karpuz tavanda bir tane değil miydi? Hanım beni mahcup etmemek için, her seferinde başka karpuz getiriyor gibi göründü. “Tavanda başka karpuz mu var, hepsi bir tane” demedi. O beni hiç üzmedi ben de onu üzmedim. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya, yani ne kendi ana babamıza ne de başkalarına kesinlikle yansıtmadık. Yani birbirimizi, başkalarının önünde hiç zor duruma düşürmedik, mahcup etmedik. Böylece, ikimiz de genç kaldık) diyerek genç kalmanın sırrını açıklamış.
|
|
|
|
Sizin Yorumlarınız "> ((2) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
3/11/2008 - CİHADDAN DAHA MAKBUL BİR AMEL

Abdullah ibni Mübarek bir savaşta arkadaşlarına:Cihattan daha makbul bir amel varmı? diye sordu..Arkadaşları Bilmeyiz,dediler İbni Mübarek : ben biliyorum ,dedi onlara: Nedir diye sordular. İbni Mübarek Hazretleri:Ailesi kalabalık olan fakir bir kimse gece uyanır ve üstü açılmış olan bir çocuklarının üstünü örterse onun bu hareketi bizim bu gazamızdan daha üstündür,dedi
|
Sizin Yorumlarınız "> ((1) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
4/6/2008 - Dirilen şehit

Sevgili Peygamberimiz "şehidliğin" üstünlüklerini anlatıyorlardı. Buyurdular ki:
(Kıyamet gününde şehidler, "Mahşer Yerine" gelirken; orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar.. Onlar; çocukları, akraba ve dostlarından 70.000 kişiye şefaat ederler (Cehennemden kurtarırlar)....)
Bu sözleri işiten "Nevfel" ismindeki sahabe, iki oğlu ile hanımını oraya getirdi.
- Yâ Resûlallah! Bir dua etmek istiyorum. Siz de "amin" der misiniz? diye sordu.
Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel:
- Yâ Rabbi, Nevfel kuluna, "şehidlik" nasib eyle!.. duasında bulundu.
Hazret-i Ali'nin bildirdiğine göre; ilk Gazâ'da (savaşda) Nevfel, gerçekten şehid oldu...
Gazadan sonra Allahın Resulü ve arkadaşları Medine'ye dönüyorlardı.
Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler.
Nevfel'in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılacılar arasındaydı.
- Gazanız mübarek olsun Yâ Resûlallah Nevfel'in hali nicedir?... diye sordular.
Merhametli "Efendimizin" gözleri nemlendi. Şehidlik haberini vermeğe mübarek kalbleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup, geçtiler..
Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel'in yakınları, O'na sordular... "Allahın Arslanı" yanında yürüyen Hazret-i Ammar'a:
- Şehidlik haberini ben de veremiyeceğim. Yürü gidelim dedi.
Eliyle arka tarafı işaret etti.
Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. "Büyük" Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı...
Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti...
En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında "Muaz bin Cebel" bulunuyordu. Geride Hazreti Zübeyr' den başka kimse kalmamıştı.
Nevfel'in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular.
Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü:
"- Yâ Rabbim... Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun kalbleri, daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili Peygamberimiz bile çekindiler... O'na nasıl, aykırı davranabilirim. Fakat yalan da söyleyemem.
Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariblerin yüreği, daha fazla yanmasın Allahım"...
Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu "Sıddîk," bütün kalbiyle,
- Yâ Allah..! Ya Nevfel...! diye "Ah" çekerek inledi.
İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi "bir atlı" yıldırım hızıyla yanlarına yetişti.
- Buyur Yâ "Sıddîk"... Beni mi çağırdın. Ey Allah Resulünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel'den başkası değildi.
Bütün Eshâb-ı kiram, hayrette kaldılar.
Sonra Cebrail aleyhisselâm isimli melek göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi.
-Yâ Resûlallah... Hak teâlânın selamı var...
(Eğer "Peygamberin Mağara Arkadaşı" Sıddîk, bir kere daha "ALLAH" deseydi; "Yüceliğim" hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü, Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde "İslâmiyetten önce bile, hiç yalan söylememiştir" buyurdu.
Ebu Bekir'in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel'i Cenâb-ı Hak diriltti... Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı.
Nihayet duası kabul olundu. "Yemame" çenginde şehidlik şerbetini içti. alıntı
|
Sizin Yorumlarınız "> ((yok) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
17/5/2008 - HAYIRLISINI DİLEMEK (MENKIBE)

Meşhur Kadı Şüreyh'e bir gün delikanlının biri gelerek, kendisiyle özel olarak görüşmek istediğini söyledi. Kadı Şüreyh bu delikanlının isteğini kırmadı ve onunla görüşmeyi kabul etti. O genç, evlenmek istediğini; fakat evleneceği kadının tahsil görmüş ve şehirli olmasını arzu ettiğini söyledi. Fakat, yine de bu konuda tavsiyelerde bulunmasını istedi.
Bunun üzerine Kadı Şüreyh, eş seçiminin önemli olduğunu, eş tercihinde bulunurken Resûlullah'ın bu konudaki tavsiyesinin "dindar olanının tercih edilmesi" biçiminde olduğunu söyledi. Ayrıca seçilen eşin, aile yapısının ve aileden gördüğü İslâm terbiyesinin de önemini belirterek, kendi başından geçen evliliği şöyle anlattı:
"Henüz gençtim ve evlenme vaktim de gelmişti. Bir gün Benî Mahzun kabilesinin çadırlarının önünden geçerken orada bir kız gördüm. Onu beğendim ve ona tâlip oldum. Kızın babası hakkımda kısa bir araştırma yaparak, benimle alâkalı malûmatı edindikten sonra, hemen razı oldu ve: "Bu hayırlı işi uzatmaya hiç gerek yok; bir an önce gerekli muameleyi bitirelim." dedi.
Çok kısa bir zaman içinde nikâh, düğün derken evlilik hayatına böylece girmiş olduk. Fakat çok geçmeden beni bir pişmanlık aldı. Çünkü "Aldığım bir köylü kızı; üstelik tahsil de görmemiş. Acaba ben bununla huzurlu bir şekilde geçinebilir miyim?" diye düşünüyor ve verdiğim böyle bir karardan dolayı da bazı tereddütler taşıyordum.
Bende böyle düşünceler hâsıl olduktan kısa bir süre sonra bir gün eşim bana şu sözleri söyledi:
"Efendi! Sen âlim ve şöhret sahibi bir kimse imişsin. Ben ise yaylalarda gezen, şehir hayatından pek anlamayan bir köylü kızıyım. Aslında sen kendi hayatına daha uygun bir evlilik yapabilir, ben de kendime göre bir hayat kurabilirdim. Lâkin takdir-i ilâhî böyle imiş. Kader bizim yolumuzu birleştirdi. Mevlâ Teâlâ Hazretleri, benim gibi tahsili olmayan bir köylü kızını, senin gibi şöhretli bir âlime nasip etti. Durum böyle olunca, şimdi sen bana benden istediklerini ve benim bilmediğim tarafları anlat ki, ben onlara dikkat edeyim de seni üzmeyeyim. Meselâ; senin evine benim sülâlemden kimler gelebilir? Senin akrabalarından kimleri misafirliğe alayım, kimleri kabul etmeyip onlara karşı soğuk davranarak eve gelmelerine mani olayım?" dedi.
Tabiî ben eşimden kendisinden hiç beklemediğim bir olgunlukla söylediği bu sözleri duyunca çok şaşırdım ve bu anlayışı karşısında onun hakkında düşündüklerimden dolayı pişman oldum. Onun bu sözleri üzerine ona dedim ki:
"Ey Hatun! Sen bana öyle şeyler söylüyorsun ki, şayet bu dediklerini hakkıyla yapabilirsen beni bahtiyar edersin." Dedikten sonra, evime kimlerin gelmesini arzu ettiğimi ve hangi şahısların gelmemesi gerektiğini, ondan beklentilerimin neler olduğunu uygun bir lisanla kendisine söyledim.
Eşim söylediklerimi harfiyen yerine getirdi; böylece son derece mutlu ve huzur içinde yaşadım. Bir zaman sonra fetva dairesinden eve döndüğümde evimizde bir misafir hanım vardı. Son derece mütesettire olan bu hanım misafirin kim olduğunu sorduğumda eşim, annesi olduğunu söyledi. Kayın validem olduğunu öğrenince ona karşı elimden gelen saygı ve hürmeti esirgemedim. En iyi şekilde ağırlamaya gayret gösterdim. Sohbet esnasında bir ara kayın validem bana:
- Oğlum! Hanımından bir şikâyetin var mı, ondan memnun musun? diye sordu. Ben:
- Allah sizden razı olsun, kızınızdan çok memnunum. Bu zamana kadar kendisinden hiç bir şikâyetim olmadı, diyerek memnuniyetimi izhar ettim. Bunun üzerine kayın validem şunları söyledi:
- Oğlum! Kızımdan tabiî ki memnun olacaksın. Çünkü biz onu cennette büyüttük. Resûlullah (sav) müslümanın evinin cennet olduğunu haber vermedi mi? İşte bizim evimiz de Resûlullah'ın bildirdiği gibi bir cennetti. Kızımıza Kur'an ahlâkından başka bir şey öğretmedik. Fakat sana tavsiyem şudur ki, yine de sen hanımının üzerindeki otoriteni eksik etme! Çünkü kadınlar iki sebepten hemen şımarıverirler. Birincisi, ona olan sevgini yüzüne söylediğinde, ikincisi ise, bir hayırlı evlat dünyaya getirdiklerinde...
|
Sizin Yorumlarınız "> ((yok) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
17/5/2008 - Rabbim bu misallerden ders almak nasip etsin...

Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna: - Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup: -Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. İkinci grup ise; - Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordu komutanına itaat etmek gerekir,* diyerek az bir şey topluyorlar. Üçüncü grup ise; -Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar. Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca: Hiç almayan birinci grup; -Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar. Az alan ikinci grup ise; -Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine. Çok alan üçüncü grup ise: - Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar. İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak. Kafir olan; - Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık, Mü’min, fakat az sevabı olan; -Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım. Mü’min,çok sevabı olan ise; -Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir.
Rabbim bu misallerden ders almak nasip etsin... |
|
 |
|
Sizin Yorumlarınız "> ((yok) :: Sizin düşünceleriniz!"> ( :: Bağlantı

|
|
Hakkımda
Varlığının Kaç Bahara Bedel Qlduğunu BİLMEYENLER Yokluğunu NERDEN Bilsinler EFENDİM
|
|
|
|


|
|
|
|


">
KİLİTLİ KAPININ ANAHTARI DUA
|
|
|
|

')
KİLİTLİ KAPININ ANAHTARI DUA
|